Kayıtlar

Psikoloji etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Alından Öpmenin Sırrı

Epifiz Bezi'ni uyarmanın bir başka inanılmaz yolu da; üçüncü gözü öpmektir.  Bu canlandırıcı ve şifa verici bir güçtür.  Eğer birini alnından öptüyseniz, o zaman bunun ne kadar yoğun ve kuvvetli olduğunu bilirsiniz.  Bu kadar basit bir şeyin ne kadar duygusal olabileceğine şaşıracaksınız.  Alındaki öpücük, aynı zamanda 3. göze kondurulan öpücüktür.  Bu pek çok insanın fark edeceğinden çok daha fazla, derin bir şey içerir.  Kişinin ruhunu öpmek gibi bir şeydir..  Diğer insanlar genellikle alnımıza dokunmazlar, genellikle ellerimizden tutarlar. Ancak alınlarımız farklıdır..  Dudaklar alnımıza dokunduğunda, dudaklar sayesinde uyanma hissi oluşur.  Bu öpücük Epifiz Bezi'ni olduğu gibi hipofiz bezini de uyarır. Bunun sonucunda da melatonin salgılanır.  Melatonin de iyi bir uyku çekmemize yardımcı olur. Dolayısıyla, alna konulan iyi geceler öpücüğü bu açılardan çok yararlıdır.  Ayrıca 3. gözü öpme, güven hissi d...

Yüce Allah’ın Lütfuna Gerçekten Erişmeyi Diliyorsanız

Yüce Allah’ın lütfuna gerçekten erişmeyi diliyorsanız • Size neyi nasıl vereceğini sorgulamaya bırakın sürpriz olsun.  • Allah’a tam güvenin asla çabanız karşılıksız bırakmayacak.  • Zamanını sorgulamayı da bırakın en uygun vakti O bilir.  • Dua ve dua ve dua ve dua… Cennette karşılıklar biriksin.  • Çaba çaba ve çaba… Siz çırpındıkça Rahmet sizi sevsin.  • Benim mübarek kardeşim  • Beni kıskanma ki Allah sana da versin.  • Beni kıskanırsan Allah’ın bana lütfuna itiraz etmiş olursun.  • Allah’a itiraz edersen Allah sana da neden versin?  • İmtihan bu; bugün bana yarın sana.  • Allah’ın bana verdiğine sevin ki Allah seni de sevindirsin.  Dr. Muhammed Bozdağ

Dualar Neden Geceleri Daha Cok Kabul Olur

“Allah Tebareke ve Teâlâ, her gece, gecenin son üçte biri kalınca, dünya semasına iner ve şöyle buyurur; mülkün sahibi Benim, kim Bana dua ederse ona cevap veririm…”  Rabb’imiz kâinatı yaratırken madde ile manayı iç içe yaratmış. Adeta bir hamur gibi yoğurmuş. Hamurun unu madde ise mayası mana olmuş. Gözünü tamamen maddeye diken ve manaya kapalı insanlar anlamasa da aslında her şeyin özünde mana var. Hatta daha da ileriye gidip şunu söyleyebiliriz; maddeye asıl hükmeden manadır. En basitinden insan, kolunu kaldırdığı zaman o kolun kalkmasına hükmeden kimdir? Emirler beyinden geliyor olsa bile beyne, o kolu kaldırmasını emreden bir şeylerin –ki biz buna ruh diyoruz- olması gerekmez mi? Her ne kadar tamamen fiziksel bir hareket olarak görülse de insanın kolunu kaldırması gibi basit bir hareketin bile arkasında şuurlu bir mana, metafizik veya ruhun olduğunu görürüz. Yoksa “ben” diyen şeyin, basit, kıvrımlı bir et parçasından oluşan beyin olduğunu iddia etmek zorunda kalırız ki ...

Musibet Rahmani Bir Hediyedir/Bediüzzaman

Bilindiği gibi insanın hayattan zevk almasını azaltan önemli bir etken hastalık ve sair musibetlerdir. Bazen bu tür sıkıntılara derecelerine göre giriftar olanlar intiharı bile tercih edebiliyorlar. Bu nedenle ekser insana hitap eden bir mutluluk modelinde ya bu aksaklıkları tamamen ortadan kaldırmalı veya bunlarla dahi mutlu olmanın yolunu bulmalı. Bediüzzaman, oluşturduğu mutluluk modelinde, hastalık gibi musibetler için yeni bir tanımlama yapmakta ve bu koşullarda bile mutlu olmanın yolunu anlatmaktadır. Onun mutluluk modelini hayata geçiren bir Kur'ân Şakirdi için tesadüfe dahi tesadüf edilmediğinden, musibetler bazı hikmetler dahilinde Şafi-i Hakiki tarafından insana gönderilen bir hediye, bir ihsan veya bir ikaz olarak telakki edilir. Gerçi Sonsuz Kudret sahibi olan Cenab-ı Hak isteseydi musibetsiz bir hayatı, Cennette olacağı gibi, insana ihsan edebilirdi. Ancak Bediüzzaman'a göre bu dünyada cereyan eden hastalık gibi musibetlerin Allah'ın isimlerine bak...

Tartışma Anlarında Kalplerinizin Arasına mesafe koymayın

Mısırlı bir derviş öğrencileri ile gezinirken Nil nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp “insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş. Öğrencilerden biri “çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince ermiş “ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız? ” diye tekrar sormuş. Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: “İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.” “Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır. Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse...

Mutluluk

Bir Kızılderili masalında denir ki; Kainatın yaratılışı tamamlanmış, sıra insanı yaratmaya gelmiştir... Yaratıcı insanı yaratmadan önce, bütün varlıklara seslendi: -”İnsanlar; mutluluğun sırrını ancak ona hazır olduklarında öğrensinler istiyorum... Sizce bu sırrı nereye saklayayım?..” Kartal söz aldı... -”Bana ver Rabbim, onu Ay’a götüreyim...” Yaratıcı; -”Hayır” dedi, “Bir gün gelir oraya da giderler ve onu kolayca bulabilirler...” Yunus balığı; -”Onu Okyanus’un derinliklerine gömeyim Rabbim...” diye teklif etti... Yaratıcı; -”Orada da onu rahatlıkla bulabilirler...” dedi... Aslan ormanın derinliklerini önerdi... Koyunlar ıssız meraları... Yara tıcı  hiçbirisinin önerisini kabul etmiyordu...  En sonunda köstebeğin önerisi geldi; -”Allah’ım bu sırrı insanların içine koy... Mutluluk onların içinde saklı olsun... Hazır olan kendi içinde mutluluğu bulabilsin...” dedi... Mutluluğun sırrı insanın içinde bulunur... Onu dışarda arayanlar önünde so...

Haline şükretmek

Fakir bir saka, o sakanında bir eşeği vardı. Zayıf zavallı bir eşekti. Saka ona verecek ot bile bulamıyordu. Padişahın atlarının bakıcısı bu sakayı tanıyordu. Eskilere dayanan bir ahbaplığı vardı. Bir gün sakaya rastladı.  Bu zavallı eşeğin hali ne böyle, neredeyse zayıflıktan ölecek dedi.  Saka yana yana anlattı: Sevgili dost biliyorsun ki ben fakir bir insanim o sebeple bu zavallı hayvana bakamıyorum dedi.  Padişahın ahırbaşı: Sen bu hayvani bana ver bir kaç gün padişahın ahırına bağlayayım ona padişahin atlarının yeminden vereyim biraz düzelsin dedi. Saka eşeği seve seve verdi. Eşeği alıp padişahin ahırına getirdiler. Eşek ahırdaki temizliği, atların halini görünce: Yarabbi dedi. Bu nasıl is, bu atlar senin yarattığında ben senin yarattığın değilmiyim benim halime bak, bunların durumuna bak, böyle olur mu dedi.  Aradan bir kaç gün geçmeden savaş çıktı. Ahırdaki atları savaş alanına yolladılar. Atlar döndüklerinde her birinin vücutlarında y...

Emek ve Değerini Bilenler

Hindistan da çok ünlü bir ressam varmış... Herkes bu ressamın yaptıklarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş. Ve onu "Renklerin Ustası" anlamına gelen Ranga Çeleri olarak tanısa da; kısaca Ranga Guru derlermiş.  Onun yetiştirdiği bir ressam olan Racici ise artik eğitimini tamamlamış ve son resmini yaparak Ranga Guru'ya götürmüş ve ondan resmini değerlendirmesini istemiş. Ranga Guru ise; Sen artik ressam sayılırsın Racacı. Artık senin resmini halk değerlendirecek... Diyerek resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve en görünen yerine koymasını istemiş. Yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş. Racici denileni yapmış. Birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki, tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor... Çok üzülmüş tabii. Emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvar sanki. Alıp resmi götürmüş Ranga Guru'ya ve ne kadar üzgün olduğunu be...

Mâşuk Lâzım, Âşık Lazım, Şer Lâzım! Imtihan Lazım, Musibet Lazım

Başın dik, alnın açık, hasretin Hak ise, korkma! Güzeldir zannedip, her bir murâda da akma! Sûreti rânâ, sîreti zarar olur kiminin...  Hani O'ndan gelen her şeye "Eyvallâh" demek isterdin ya, istemesi kolaymış değil mi? Yaşaması zormuş! Sırat üzerinde hızını almış giderken, ayağın kaymış ise, iyi bil ki, o kaymaya muhtaçtın! Belki de pek matah bir şey sanmıştın kendini... Allah lutfetti de, havalara kalkan burnun, yerine indi. Baktığın herkesi güzel görebilmen için, yaşadıklarına ihtiyacın vardı belki. Hatırla!.. Günahkâr addettiğin insanları, bir bakışınla nasıl da yerin dibine geçirirdin! Nasıl da vakur ve emîn dolaşırdın arz-ı âlâda. Gün geldi, devrân döndü işte! Dem geldi! Bütün murâdlarından geçeceğin dem göründü! Bundan böyle seni Cânân götürür! O hükümdara, seni taat götürür! Sıyrıl, zira, gördün işte yok fayda! "Güneş"e dön, ısınamazsın "Ay"da! Sırat üstünde kesilmiş baş lâzım! Sahte değil, gerçek arkadaş lâzım! Gidip gelen dalga...

Her Şeyde Güzel Bir Taraf Görmek

İsâ Aleyhisselâm'dan rivayet olunduğu: İsâ  leyhisselâm. havarileriyle bir köpek leşine uğradılar. Havariler, burunlarını kapatıp: -"Bu leş ne pis kokuyor," dediler. (1/278) İsa Aleyhisselâm şöyle buyurdu: -"Ne güzel beyaz dişleri var! Dişlerinin beyazlığı ne güzel," buyurdu. Isa aleyhisselâm, bu sözleriyle, her şeyde onun en güzel tarafını zikretmenin gerekli olduğunu tenbih etmek ve insanları uyarmak istedi. Kaynak: Ruhul Beyan-Bursevi Hz

Çocuğu Bir Daha Hata Yapmamaya Yönlendirmek

Hz. Enes, Peygamberimizin yanında büyüyen onun hizmetinde bulunmaya çalışan bir çocuktu. Enes'te tüm çocuklar gibiydi. Çocukluk hataları yapardı. Verilen işleri unutup, yapmazdı. Bir iş için bir yere gönderildiği zaman yolda unutup, oyuna daldığı da olurdu. Yani her çocuk gibiydi Enes. Gül Sultan (s.a.v) bir yere gönderirdi küçük Enes’i : Sokakta çocukları görünce oynamaya başlar, niçin gittiğini unuturdu çoğu kez. Sonra hatırlardı birden unuttuğunu. Utanarak gelirdi Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) huzuruna. Enes der ki: “O beni mahcup ve ürkek görünce:” Ne yapsın Enes? Derdi. “Onun elinde bir şey yok ki… Ona yapacağı işi Allah unutturuyor!”” Yine bir gün Efendimiz (s.a.v),Enesi bir yere göndermişti. Enes gitmek istemiyordu. Sonra bu düşüncesine pişman oldu ve gitti. Ancak sokakta oynayan arkadaşlarını görünce her şeyi unuttu. Oynamaya daldı… Çok geçmeden bir el, Enes’in ensesinden sevgiyle tuttu. Enes, döndüğünde Sevgili Gül Sultan (s.a.v) in gülümseyen ...

Çocuklara Ölümü Anlatmak

Hz Fatıma, Peygamberimizin en küçük kızıydı. Annesi Hz. Hatice validemiz vefat ettiği zaman daha on yaşında idi. Hz Fatıma, annesiz, acı ve özlem dolu günler yaşarken, bu sevgili varlığı nereye gittiğini, nerede olduğunu çok merak ediyordu. Bir gün bu merakını babasına sordu: “Annem şimdi nerede?” Peygamber baba cevap verdi: “Kamıştan bir köşkün içinde…” Kamıştan bir köşk hayalinde canlandıramadı küçük Fatıma … “Şu bildiğimiz kamış mı?”  Baba, küçük kızının anlayacağı tarzda açıkladı, cennetteki köşkleri: “Hayır, hayır inciler, yakutlar ve mercanlarla süslü bir kamış.” Fatıma rahatlamıştı. Annesinin gittiği yer bu dünyadan daha iyi bir yerdi. Yakınları ölen küçük çocukların dünyasındaki en önemli kavram ve düşünceydi Fatıma’nın düşüncesi. “Şimdi o nereye gitti? Ne yapıyor?” Peygamber Efendimiz (s.a.v) kızı da her çocuğun kafasını karıştıran bu önemli düşüncesini sormuştu babasına. Verilen cevap:  çocuklara ölümü kabul ettirici ve onl...

İyilik-Kötülük

Yaşlı kızılderili reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş,az ötede birbirleriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini iziliyorlardı .Biri köpeklerden siyah biri ise tam tersi zıt beyazdı ve oniki yaşındaki çoçuk kendini bildi bileli o köpekler sürekli dedesinin kulübesinin önüde boğuşup duruyordu. Dedesinin sürekli göz önünde tutugu,yanından ayırmadığı iki kurt köpeği idi bunlar. Çocuk kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olabilecegini düşünüyor, dedesinin iki köpeğe niçin ihtiyacı olduğunu ve renlerinin neden illada siyah ve beyaz iki zıtlıkta oldugunu merak ediyordu. Artık bunu anlama zamanı gelmişti ve merakla sordu dedesine . Yaşlı reis, bilgece gülümsemeyle torunun sırtını sıvazlayarak ... - 'Onlar benim için iki simge evlat' dedi - 'Neyin simgesi' diye sordu çocuk yine merakla... - 'İyilik ve kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi,iyilik ve kötülük içimizde devamlı mücadele eder dururlar. Ben bunları seyrettikçe hep bunu düşünürüm. On...

Fare İle Deve

Çok eskiden, kendini beğenmiş şımarık bir fare ile, akıllı ve alçak gönüllü bir deve yaşardı. Bir gün karşılaşıp arkadaş oldular. Fare: -Sana kılavuzluk etmeliyim! dedi...Yularından çekip istediğim yere götürmeliyim!... Deve arkadaşının küstahça teklifine razı oldu. Bir süre gittikten sonra küçük bir dere kenarına ulaştılar. Devenin diz kapaklarına bile ulaşmayan su, Fare için uçsuz bucaksız bir deniz gibiydi... -Ben buradan geçemem diye fısıldadı korkuyla... Deve:-Ne bekliyorsun? diye çıkıştı. Kılavuz önden gider, dal bakalım suya... -Ama... diye kekeledi Fare, görmüyor musun su çok derin? Fare mahcup olmuş, boyundan büyük işlere giriştiği için kıpkırmızı kesilmişti... -Sizin için küçük ama, bana göre çok büyük bir su....diye inledi. Ben artık kılavuz olmaktan vazgeçiyorum. Keşke daha önceden düşünseydim de boyumdan büyük işlere girişmeseydim. -Evet, dedi Deve, yumuşak bir sesle, herkes kendi haddini bilmeli ve asla aldatıcı gurura kapılmamalı.. Sözün Özü: ...

Küçük Musibetler Büyük Belalari Defedebilir

Bir gün adamın biri Mûsa peygambere geldi: -Ya Mûsa, ne olur duâ et de ben hayvanların dilinden anlayayım ve bundan kendime hisseler çıkararak daha iyi bir insan olayım, dedi. Hz. Mûsa: -Yürü, işine git, kaldıramayacağın yükün altına girme, bu hâlin senin için daha hayırlıdır” dedi. Adam dinlemedi, ısrar etti: -Ya Mûsa, ne olur hiç değilse kapımda yatan köpekle horozun dilini anlayayım” dedi. Adamın ısrarı karşısında Mûsa (as) her ne kadar bundan vazgeçmesi için uğraştıysa da, adam ısrar etti. Bunun üzerine Hz. Mûsa bu konuda onun için duâda bulundu. Adam sevinerek evine döndü. Ertesi sabah hizmetçisi evin avlusunda sofrayı kurarken bir parça ekmek fırlayıp düştü. Horoz koşarak bunu kaptı. Köpek onun davranışına kızdı: -Be horoz, bu yaptığın doğru mu? Sen buğday da yiyebilirsin, arpa da. Mısır da yiyebilirsin, başka küçük taneleri de. Bense bu kapıda ekmekten başka bir şey yeme imkânına sâhip değilim, neden benim rızkımı kapıyorsun? dedi. Horoz cevap verd...

Çukurun İçinde Bile Mutlu Olabilmek

Ebu Abdirrab Şam'ın en zenginlerindendi. Ticaret amacıyla Azerbeycan taraflarına doğru seyahate çıkmıştı. Nehir kıyısında dinlenirken birden uzak bir köşede derinden gelen  "Hamd olsun Allah'a"  sözünü işitti. Sesin geldiği yönü takip edince, bir çukurun içinde hasıra bürünmüş bir adama rastladı. Dayanamayıp sordu: "Nasıl bu haldeyken şükredebiliyorsun? Üzerinde sadece bir hasır var ve çukurdasın?" "Niçin Allah'a hamd etmeyeyim ki? Beni O yarattı, en güzel sureti verdi, bana sağlık verdi. Şu bulunduğum halde akşamlayan bir kimseden daha müreffeh, daha rahat kim olabilir ki?" Abdürrab şaşırmıştı. Tebessüm ederek adama şöyle dedi: "Benimle birlikte, konakladığımız yere gelsen, biraz yemek yersin, hem şu hazin aratmayacak giysiler veririz sana."  Adamın cevabı netti: "Benim böyle şeylere ihtiyacım yok!" Abdürrab bundan sonrasını şöyle anlatıyor: "Adamın yanından dönünce kendime kızmaya baş...

California Sendromu-Sosyoekonomik İntihar

Sosyoekonomik intiharlara en tipik örnek ABD’nin eğlence odaklı yaşam merkezi California’dır. Bu tip, California Sendromu ile anılır" NPİstanbul Nöropsikiyatri Hastanesi Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan  anlatıyor: İnsanların beklentileri sürekli yükseliyor. Ortalama ihtiyaçlarını gidermek yeterli olmuyor. İnsanlar, 20 sene öncesinden çok daha fazla şeye sahip olsa da bunları yeterli bulmuyor ve mutsuz oluyor. Mutsuzluk hali insanları yalnızlaştırıyor ve intiharlarda sosyoekonomik etken ağır basıyor. California, ABD’nin eğlence odaklı yaşam merkezlerinin tipik bir örneği. Bu nedenle sosyoekonomik şartlara bağlı olarak intihar olayları California Sendromu adıyla tanımlanıyor. Bu sendrom 4 aşamalı. İlk adımda zevki kurtarmak var. İkinci adımda ben merkezli yaşam. Bu yaşam üçüncü adımda sizi yalnızlaştırıyor. Son adımda ise mutsuzluk hali ve depresyon yaşanıyor. Eğer mutsuzluk ve depresyonda olan birinin ümidi de yoksa intiharla sonuçlanabiliyor. Kü...

İnsanoğlunun İhtirâsı

Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri "kuddise sirruh", insanoğlunun ihtirâsını şu misalle ifâde buyurur: Bir gün bir ağacın altında oturmuş dinleniyordum. Bir karınca dikkatimi çekti. Kendinden hayli büyük bir ekmek kırıntısını yüklenmiş, sürükleye sürükleye götürüyordu. Bazen bir su birikintisiyle karşılaşıyor ve etrafından dolaşıyor, bazen de otlara takılan ekmeğin ucunu kurtarmak için didinip duruyordu. Ama ne ekmek parçasını bırakıyor, ne de rahatça taşıyabilmek için ekmeği ufaltıp küçültmeye râzı oluyordu. Bu şekilde o sıcak günde, bu ekmek parçasını uzun bir mesafe taşıdı. Nihâyet yuvasına geldi. Lâkin yuvasına giden koridor küçük, taşıdığı lokma ise büyüktü. Binbir zahmetle yuvanın ağzına kadar getirdiği ekmek parçasını bir türlü içeriye sokamıyordu. Ekmeğin etrafında dolaşıyor, parçayı döndürüyor, öbür tarafından çekiyor, ama bir türlü lokmacık yuvaya girmiyordu.  Bu manzara, beni, insanın hâlini düşünmeye sevk etti. İnsan bir ömür boyunca istif edip biriktir...

İyi Geçinmenin Sırrı

Bir Deliye Bir Veli Rolü ... Ebu Müslim Havlani bir toplulukta konuşulanları dinler.Hemen hepsi de hanımından şikayette bulunmaktadırlar. Ancak Ebu Müslim’de şikayet filan yoktur.  Derler ki: – Veli gibi bir hanıma düştün de sesin sedan çıkmıyor değil mi? Omuzlarını silkerek cevap verir: – Bizimki veli filan değil kelimenin tam manasıyla delidir deli!… – Öyle ise derler nasıl geçiniyorsun böyle deli biriyle? Cevap verir: – Ben usulünü biliyorum da öyle geçiniyorum, kavga gürültümüz o yüzden olmuyor!… Büsbütün meraka düşerler. – Deli gibi biriyle kavgasız gürültüsüz geçinmenin usulü nedir ki? diye sormaktan kendilerini alamazlar.  Şöyle izah eder Ebu Müslim, geçinmenin sırrını.   Der ki: – Allahü Azimüşşan, Âdem Aleyhisselam’ı topraktan yarattığında bedenine önce aklı koydu. Akıllı bir adam oldu.  Sonra öfkeyi yarattı. Ona da Âdem’in bedenine girmesini emretti.  Öfke: – Ben dedi. Âdem’in bedenine giremem. Çünkü orada akıl vardır! Akılla ikimiz b...

Ahmağın Sevgisi Ayının Sevgisi Gibidir; Kini Sevgi, Sevgisi Kindir

Bir ayıya bir canavar musallat olmuştu. Bir yiğit de onu kurtarmaya gitti. Bu iyiliğe o yiğit sebep olup ayı canavardan kurtulunca, çaresiz hayvan Ashab-ı Kehf’in köpeği gibi adamın peşine takıldı. O müslüman yiğit hastalanıp yatınca, ayı gözcü olup onu bekledi. Oradan geçen birisi: “Bu hal nedir? Ey kardeş, ayıya bu teveccüh niye?” diye sordu. Yiğit, canavar hikâyesini anlattı. Adam da: “Aman ayıya gönül bağlama. Aptalın dostluğu düşmanlıktır. Ayı hileli ve zararlıdır.” dedi. Yiğit de: “Vallahi bana haset ettin. Ona değil sevgisine dikkat et!” dedi. Adam: “Aptalların sevgisi kötü bir şeydir. Benim bu hasedim onların sevgisinden iyidir. Ayıyı terk et, benimle yoldaş ol. Hemcinsini reddetme, ayıdan arkadaş olmaz.” dediyse de yiğit: “Hasetçi adam, yürü, kendi işine bak!” dedi.  Bunca söz yiğidin kulağına girmedi. Kötü zanna nasihat tesir etmez. Ondan el çekip ayının elini tuttu. Adam: “Gidiyorum, zira senin aklın başında değil.” dedi. Yiğit ise: “Var git, benim için hiç üzülme!”...