19 Eylül 2019 Perşembe

İbretlik Öykü/ Adnan Menderes


Sevgili Rahmi Turan beyefendi yazmış. Ders alınacak bir olay. Tarih 17 Şubat 1959…

Dönemin Başbakanı Adnan Menderes'in uçağı Londra'da, tam inişe geçtiği sırada düşer…
Vikers Viscount tipi uçak, o devrin en modern hava aracıdır ama pilotaj hatası uçağı düşürmüştür.
Uçaktaki 21 kişiden 14'ü ölür.
Korkunç kazadan kurtulan 7 kişiden biri Başbakan Adnan Menderes'tir.
Türkiye'ye trenle dönen Menderes, Sirkeci garında devlet töreni ile karşılanır.
Gar ana-baba günüdür. Karşılayanlar asında Menderes'in en büyük muhalifi olan CHP Genel Başkanı İsmet Paşa bile vardır.
★★★
Asıl ilginç olay bundan sonra yaşanır. Adnan Menderes perona ayak bastığında, insanlar dalgalar halinde ona doğru ilerler. O sırada elinde bıçakla kalabalığı yaran bir adam, ensesinden tuttuğu 6 yaşlarındaki bir erkek çocuğunu birdenbire Başbakan Menderes'in önüne yatırır.
Herkes dehşet içinde bu korkunç sahneyi izler.
Bıçaklı adam, Menderes'e:
“Seni bize Allah bağışladı Başbakanım. İzin ver, oğlumu senin için şimdi, burada kurban edeyim!” diye haykırır.
Adamla Başbakan Menderes'in bakışmaları sırasında, adam bir an duraklayınca, bunu fırsat bilen güvenlik görevlileri atılıp çocuğu adamın elinden kurtarırlar!
★★★
Sirkeci garında yaşanan bu acayip olaydan 18 ay sonra, takvimler 17 Eylül 1961'i gösterirken Adnan Menderes idam sehpasına çıkarılır, bitkin adımlarla yürüyordur.
Uçak kazasından bir yıl sonra 27 Mayıs İhtilali olmuş, yargılanan Menderes idama mahkûm edilmiştir.
Başbakan Menderes titreyerek idam sehpasına çıkar. Cellat gelip, Menderes'in ayaklarının altındaki sandalyeyi çeker. Türkiye'yi 10 yıl yöneten adam şimdi ipin ucunda sallanmaktadır.
Peki, Başbakan'ın ayaklarının altındaki iskemleyi çelen adam kimdi biliyor musunuz?
Sirkeci garında, çocuğunu Başbakan Menderes için kurban etmek isteyen adamdı!
Yani Üsküdarlı gece bekçisi Kara Kemal, Menderes'in celladı oldu!
İnsanoğlu ne yazık ki budur işte!
Makam, mevki, her şey boş!
İşte ders alınacak ve tüm makam sahiplerine ibret olacak bir öykü!

16 Eylül 2019 Pazartesi

Marmaris Söğüt

Yurtdışında bunun yarı güzelliğind eolmayan yerler öyle bir reklam yapıyorki sormayın.
Marmaris in koyları yurtdışında gördüğüm ünlü koylara, beldelere beş basar. Doğa, deniz ve manzara.

15 Eylül 2019 Pazar

HEİDİ, NEDEN ÇIPLAK AYAKLI


Bir çoğumuzun özellikle de çocukluğunu 80’ler ve 90’lar da yaşayanların severek takip ettiği çizgi film kahramanı Alp Dağlarının sevimli kızı Heidi’yi hepiniz bilirsiniz.
Peki Heidi yaz kış neden hep çıplak ayakla dolaşıyordu? Hiç düşündünüz mü? İlk akla gelen, Heidi’nin özgür ruhundan dolayı ayakkabı giymeyi kendisinin istemediğini yönünde. Ancak gerçek hiç de öyle değil, hatta şok edici... Heidi bir köle çocuktur ve dönemin İsviçre yasalarına göre köle çocuklar ayakkabı giyemez...
Orjinal hikayenin yaratıcısı Johanna Spyri, 53 yaşındayken yazdığı Heidi yoluyla, 80’lere kadar İsviçre toplumunda konuşulması tabu olarak kabul edilen çıplak ayaklı çocuklar hadisesine dikkat çekmiştir.
Peki nedir bu olayın aslı? Heidi’nin gerçek hikayesi ne?
Heidi’nin gerçek hikayesi Verdingkinder diye anılan çıplak ayaklı çocuklar, amiyane tabirle köle çocuklar ile başlıyor.
İsviçre’de gayri meşru olarak dünyaya gelen, anne babası hapiste olan, suç işlemiş yahut kimsesiz kalmış çocuklar kilise papazları tarafından onlara bakabilecek kişilerin yanına yerleştiriliyor ya da bir başka deyişle satılıyorlardı.
Toplum tarafından dışlanan bu çocuklar çiftliklerde çalışmaları için kiralık olarak verilir veya şehir, kasaba merkezlerinde kurulan çocuk pazarlarında ev işlerinde kullanılmak üzere satışa çıkarılırlardı.
Çocuklar satın alındıklarından itibaren onları satın alan kişinin vesayetinde sayıldıkları için, başlarına gelen dayak, işkence, taciz ve hatta tecavüz vakalarıyla hiç kimse ilgilenmezdi. Çünkü bu çocuklar toplumun gözünde iyi bir ailenin yanına yerleştirilerek kurtarılmış sorunlu çocuklardı ve şikayet etmek yerine kurtarıldıkları için sadece minnettar olmalıydılar!


Ahırda hayvanlarla yatıp kalkmaya layık görülen, çuvaldan elbiseleriyle sadece ekmek yedirilen bu çıplak ayaklı çocuklar uzun yıllar boyunca İsviçre halkı tarafından kanıksandı, hatta öyle ki, bir çok aile bu çocukların ayakkabılı “normal çocuklardan ayırt edilmesinde kolaylık sağladığından zavallı çocukların çıplak ayakla dolaşmasının daha uygun olduğunu düşünmekteydi!


İsviçre toplumunun üstü kapalı olarak işlediği bu kölelik sistemi ilk bakışta çok uzak bir tarihe ait kötü bir anı gibi geliyor, ancak İsviçre’de Verdingkinder denilen bu kölelik sistemi, inanması güç bir şekilde 1981 yılına kadar tam olarak yasaklanmadı!


Daha da kötüsü İsviçre devletinin şuan bazıları hala hayatta olan bu insanlardan resmi olarak özür dilemesi ise ancak 2013 yılında mümkün oldu.
İsviçre toplumunun garip bir şekilde kanıksadığı ve tepkisiz kaldığı bu olaya yükselen ilk sesler ancak yabancılardan geldi. Bir Rus doktorun, çalıştırıldığı çiftlikte ağır ve yoğun tecavüzlere uğrayan ve bunun sonucunda hayatını kaybeden bir erkek çocuk için resmi rapor hazırlaması bu olaya yükselen ilk seslerden biridir.


Bu tür vakalarda doktorlar çoğunlukla ölü çocuğun ölüm sebebini görmezden geliyor ve üstünü kapatıyordu. Yani doktorun yaptığı bu eylem hiç rastlanan bir durum değildi. Sonuç olarak Rus doktorun hazırladığı bu rapor otoriteler tarafından dikkate alınmadı ve doktor farklı milliyeti yüzünden dışlandı. Bu olaydan sonra bazı kadın örgütleri ve sendikalar da çocuk kölelerin durumuna karşı seslerini yükselttiler. Ayrıca bazı yazarlarda bu olaya karşı tavır aldılar.


Kendiside Verdingkinder adı verilen kölelik sisteminin kurbanı olan yazar Carl Loosli annesi ve babasını doğru dürüst göremeden 11 yaşına kadar çiftliklerde çalıştırılıp tacizlere uğramıştı. Yazarlık yaptığı dönemde başına gelenlere sessiz kalmadı ve bu konu üzerine yazılar yazdı.
Ne yazık ki, İsviçre’nin tabu olarak kabul ettiği ve kanıksadığı bir sisteme çomak sokmaya çalıştığı için yazdıkları hiç bir zaman ciddiye alınmadı ve yaşadığı dönemde değer görmeyen bir yazar olarak kaldı. Ayrıca ünlü ressam Albert Anker de İsviçre yaşamını yansıttığı tablolarında çokça bu çıplak ayaklı çocuklara yer vererek, görmezden gelinen bu gerçeği tablo meraklısı zengin zümrenin önüne sermeyi amaçlamıştır.


Peki Heidi yaz kış neden hep çıplak ayakla dolaşıyordu? Hiç düşündünüz mü? İlk akla gelen, Heidi’nin özgür ruhundan dolayı ayakkabı giymeyi kendisinin istemediğini yönünde. Ancak gerçek hiç de öyle değil, hatta şok edici... Heidi bir köle çocuktur ve dönemin İsviçre yasalarına göre köle çocuklar ayakkabı giyemez...Orjinal hikayenin yaratıcısı Johanna Spyri, 53 yaşındayken yazdığı Heidi yoluyla, 80’lere kadar İsviçre toplumunda konuşulması tabu olarak kabul edilen çıplak ayaklı çocuklar hadisesine dikkat çekmiştir.


Peki nedir bu olayın aslı? Heidi’nin gerçek hikayesi ne?Heidi’nin gerçek hikayesi Verdingkinder diye anılan çıplak ayaklı çocuklar, amiyane tabirle köle çocuklar ile başlıyor.


İsviçre’de gayri meşru olarak dünyaya gelen, anne babası hapiste olan, suç işlemiş yahut kimsesiz kalmış çocuklar kilise papazları tarafından onlara bakabilecek kişilerin yanına yerleştiriliyor ya da bir başka deyişle satılıyorlardı.


Toplum tarafından dışlanan bu çocuklar çiftliklerde çalışmaları için kiralık olarak verilir veya şehir, kasaba merkezlerinde kurulan çocuk pazarlarında ev işlerinde kullanılmak üzere satışa çıkarılırlardı.Çocuklar satın alındıklarından itibaren onları satın alan kişinin vesayetinde sayıldıkları için, başlarına gelen dayak, işkence, taciz ve hatta tecavüz vakalarıyla hiç kimse ilgilenmezdi. Çünkü bu çocuklar toplumun gözünde iyi bir ailenin yanına yerleştirilerek kurtarılmış sorunlu çocuklardı ve şikayet etmek yerine kurtarıldıkları için sadece minnettar olmalıydılar!


Ahırda hayvanlarla yatıp kalkmaya layık görülen, çuvaldan elbiseleriyle sadece ekmek yedirilen bu çıplak ayaklı çocuklar uzun yıllar boyunca İsviçre halkı tarafından kanıksandı, hatta öyle ki, bir çok aile bu çocukların ayakkabılı “normal çocuklardan ayırt edilmesinde kolaylık sağladığından zavallı çocukların çıplak ayakla dolaşmasının daha uygun olduğunu düşünmekteydi!İsviçre toplumunun üstü kapalı olarak işlediği bu kölelik sistemi ilk bakışta çok uzak bir tarihe ait kötü bir anı gibi geliyor, ancak İsviçre’de Verdingkinder denilen bu kölelik sistemi, inanması güç bir şekilde 1981 yılına kadar tam olarak yasaklanmadı!


Daha da kötüsü İsviçre devletinin şuan bazıları hala hayatta olan bu insanlardan resmi olarak özür dilemesi ise ancak 2013 yılında mümkün oldu.


İsviçre toplumunun garip bir şekilde kanıksadığı ve tepkisiz kaldığı bu olaya yükselen ilk sesler ancak yabancılardan geldi. Bir Rus doktorun, çalıştırıldığı çiftlikte ağır ve yoğun tecavüzlere uğrayan ve bunun sonucunda hayatını kaybeden bir erkek çocuk için resmi rapor hazırlaması bu olaya yükselen ilk seslerden biridir.


Bu tür vakalarda doktorlar çoğunlukla ölü çocuğun ölüm sebebini görmezden geliyor ve üstünü kapatıyordu. Yani doktorun yaptığı bu eylem hiç rastlanan bir durum değildi. Sonuç olarak Rus doktorun hazırladığı bu rapor otoriteler tarafından dikkate alınmadı ve doktor farklı milliyeti yüzünden dışlandı. Bu olaydan sonra bazı kadın örgütleri ve sendikalar da çocuk kölelerin durumuna karşı seslerini yükselttiler. Ayrıca bazı yazarlarda bu olaya karşı tavır aldılar.


Kendiside Verdingkinder adı verilen kölelik sisteminin kurbanı olan yazar Carl Loosli annesi ve babasını doğru dürüst göremeden 11 yaşına kadar çiftliklerde çalıştırılıp tacizlere uğramıştı. Yazarlık yaptığı dönemde başına gelenlere sessiz kalmadı ve bu konu üzerine yazılar yazdı.Ne yazık ki, İsviçre’nin tabu olarak kabul ettiği ve kanıksadığı bir sisteme çomak sokmaya çalıştığı için yazdıkları hiç bir zaman ciddiye alınmadı ve yaşadığı dönemde değer görmeyen bir yazar olarak kaldı. Ayrıca ünlü ressam Albert Anker de İsviçre yaşamını yansıttığı tablolarında çokça bu çıplak ayaklı çocuklara yer vererek, görmezden gelinen bu gerçeği tablo meraklısı zengin zümrenin önüne sermeyi amaçlamıştır.


(Alıntı)

9 Eylül 2019 Pazartesi

Şile Saklıkoy Karamandere

İstanbullular için hafta sonu seçeneklerinden. Yemyeşil doğa, bol oksijen gözleri okşayan manzara ve huzur. İstanbul’dan araçla 1 saatte gidebileceğiniz bir yer. Göl kenarında kahvaltı veya yemek için tesis var. Fakat hafta sonları çok kuyruk ve kalabalık var. 

Beklemek yerine yürüyüş yerlerindeki oturma yerlerinde ; Malzemeleri kendiniz götürüp göl kenarında kahvaltı yapabilirsiniz . Hazırlık istemiyorsanız ormanın içine devam ederseniz tatlı teyzelerin işlettiği bir kahvaltı yer daha var. Kahvaltının ardından yürüyüş yapabilirsiniz. 




4 Eylül 2019 Çarşamba

Finlandiya’nın Yeni Doğan Bebekler İçin Verdiği Kutunun Gizemi


75 yıldır Finlandiya hükümeti, hamile kadınlara bir kutu veriyor. Bu kutu giysiler, battaniyeler, oyuncaklar ve gerekli çeşitli malzemelerden oluşuyor.
Kutu aynı zamanda yatak olarak da kullanılabiliyor. Kimilerine göre bu kutu dünyanın en düşük bebek ölüm oranına sahip Finlandiya’nın bu ünvanı kazanmasına yardım etmiş.
Bu gelenek 1930’lara kadar dayanıyor ve asıl amacı Fin çocuklarına ailelerinin geliri, sınıfı ne olursa olsun “eşit” bir başlangıç sağlamak.
Annelik ya da bebek paketi olarak adlandırılan bu kutular devletin tüm hamile kadınlara hediyesi.
Kutuda montlar, uyku tulumu, sokak giysileri, banyo aksesuarları, bir kaç bez, yatak alezi ve küçük bir uyku minderi var.
Kutunun dibindeki minder ile beraber kutu bebeğin ilk yatağı oluyor. Tüm sınıflardan binlerce çocuk ilk gecelerini dört karton duvardan oluşan bu kutu-yatakta geçiriyor.
Annelerin kutuyu ya da belli bir miktar parayı seçme hakları var. Bu miktar 140 euro kadar. Ancak anne adaylarının %95’i kutuyu seçiyor.
Bu gelenek 1938 yılında başlamış ancak o zamanlar sadece düşük gelirli aileler için kullanılıyormuş.
Daha sonra 1949 yılında Finlandiya devleti hangi sınıftan olursa olsun herkese bu kutuları sağlamaya başlamış.
Kutu anneye daha anneliğin ilk günlerinde ihtiyacı olarak her şeyi sağladığı gibi, bilgilendirme kitapçığı ile de gelecekte karşılaşacağı durumlar için onu hazırlıyor.
Aynı zamanda giysiler kız-erkek çocuk arasında değiştirilebilir olsun diye “cinsiyet ayrımı gözetmeyen renklerden” seçilmiş.
Ancak 1940’larda kutudaki giysiler kumaş halindeymiş, çünkü o zaman anneler daha çok evde giysi dikerlermiş.
Kutuya biberon veya mama kabı anneleri emzirmeye teşvik etmek için konulmuyor.
Aynı zamanda kutuda çocuğun ilerde okumuş, kültürlü bir birey olmasını teşvik etmek ve devlet desteğini sembolize etmek için bir kitap bulunuyor.
Kutunun asıl amacı da çocuklara ve ailelere “eşitlik” anlayışını aşılamak ve en azından bir gece bile olsa zengin ve fakirin aynı şartlar altında yaşamasını sağlamak...

Çocugu Bogulan Bir Baba nın Yazdıkları /Keşkeler -Eğitim


Sevgili babalar, başarısız bir babanın acı deneyimini anlatacağım.

Bu adam benim oğlum, olgun, sevecen, sorumluluk sahibi, makûl, mantıklı. Daha 15'inde 3 yaşından beri yüzdüğü havuzda boğuldu.

Odasında fişe takılı elektrikli alet bırakmaz, yanık yiyecekleri yemez, arabada arka koltukta kemerini takar, mevsiminin dışında sebze meyve yemez bir çocuktu. Dersleri, sosyal çevresi çok iyi biz mutlu ve sorunsuz yaşarken birden nefessiz dipten ne kadar gidebiliriz diye yarışası tutmuş. Yarıştığı arkadaşı bakkala gitmiş geldiğinde seslenmiş cevap alamayınca evine dönmüş oysa Yılmaz dipte bilinç kapalı kalmış. Artık ağzından kan gelince diğer yüzenler fark etmişler. Ben yanına gittiğimde korkunç gerçekle karşılaştım. Her şey çok güzelken birden dünyam yıkıldı. Sen nefes tutmanın beyni oksijensiz bırakacağını niye öğretmezsin.

Resutasyan yaptım ne yaptığımı bilmeden, komşu doktor babalar yetişti, sağ olsunlar hiç birinize bu acıyı Rabbim yaşatmasın, 25 dakika sonra ambulans geldi müdahaleler, elektro şok kalbi çalıştırdı 8 saat ancak dayanabildi suda çok kaldığından yaşamasına yetmedi. Organlarını bağışlamamı istemişti o da doku hasarları yüzünden mümkün olmadı. Çok istediği Beşiktaş'ta Kabataş'ı kazandığını göremeden aramızdan ayrıldı. Yol arkadaşımdı, co pilotum, imla hatalarımı kontrol edenim, ingilizce çevirmenim, kemancın,piyanistim, senaristim, yoldaşım benim evrilmiş versiyonum, muhtemelen gelecekte meslektaşımız olacaktı.

Çünkü annesinin her dediğini yapardı. Baba olarak evladımızı her şeyden koruyoruz zanederken yakınımızda ki hırslı ebeveynden, okul idaresinden, sınavlardan, başarmaya endeksli yarışlardan koruyamadım. Belki bende yavrumuzun sırtından mutlu olmayı seçerek büyük haksızlık ettim.

Pek çok şeyi yapamadığım için pişmanım siz yapmak istediğiniz her şeyi mutlaka yapın enerjinizi onlara ayırın. Vodofone Arena'ya hiç gidemedik mesela, okulu gezerken ''Baba Şeref Turu'na katılalım'' dedi ben zaten hep burda olacaksın kombine alırım maçlara gideriz dedim. Hep erteledik yarınlara bıraktık..zamanında yapsaydık ne güzel anılarımız olacaktı. Size tavsiyem sevdiklerinize mal mülk değil anı bırakın. Yaşanmışlık bırakın.

Çanakkale, Göbeklitepe görmek istediği yerlerdi. Ama onlarıda erteledik. Her ölüm erken şairin dediği gibi ama bu bizi paramparça etti, deldi, yaktı.

Birde Babalar ne zoruma gidiyor biliyor musunuz binlerce kişi geldi ve pek çoğu bize yavrumuzun şefaatçı olacağını O'nun sayesinde Cennet'e gireceğimizi söyledi, bizim O'na karşı görevimiz bitmeden buna nasıl hak kazanabiliriz. Tam bir genç karatal olarak yuvadan uçacakken avuçlarımızdan kaçırdığımız güneşimizi hasret ve rahmetle anıyorum. Ben bu yazıyı dertleşmek için ve siz babalara yararım olabilir mi diye paylaştım. Beni anlayabilecek kişiler olarak sizleri gördüm hepimiz evlatlarımızla gürleyelim. Bunada şükür bir tane dişhekimliği 4. sınıfa giden oğlumuz var onun, ailelerinizin ve sizlerin ömrüne bereket olsun.

Bahadır Amaç

Fatih Sultan Mehmet Han

Hatice Hüma Hatun "Mehmed'i Emzirmeye Başlarken Yasin Suresini Okurdum.
Cennet kuşu/devlet kuşu manasındaki “Hüma” ismiyle müsemma olan Hatice Alime Hatun, geleceğe saadet ve mutluluk bahşedecek bir kadere sahiptir. Zira, İsfendiyaroğullarından Tacettin İbrahim Bey’in güzelliği ile ünlü bu kızı, Sultan II. Murad ile izdivacından 1432 senesinde, Fatih Sultan Mehmet’i dünyaya getirecektir.
Gerçekleştirdiği fetihle çağ kapayıp çağ açmış bir lideri anlayabilmek için ilk eğitimcisi olan annesini tanımak ve bu bağlamda “Her başarılı erkeğin arkasında kutlu bir anne vardır” anlayışını özümsemek gerekiyor. İslam’ın zahir ve batın edeplerine teslim olmuş bir Hüma Hatun karakteridir ki, gayretle, İslami ahlak ve edeple donanmış bir Fatih Sultan Mehmet yetiştirebilmiştir. Bu bir sabır, irfan ve irşat meselesidir. öyle ki, fethi zor, fatihi tek olan bir beldeye oğlunu sultan eyleyebilmiştir.
“Mehmet’i emzirmeye başlarken Yasin suresini okurdum...”
Bir taraftan Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) müjdelediği komutanın annesi olabilme şerefi, diğer taraftan “Kızıl Elma” olan şehr-i İstanbul’un fethedilememesi, Osmanlı hanedanında bütün anaların gayretini Fatih’ler yetiştirmek yönünde artırmıştır. Bu şerefe nail olmak için tüm emeğini ortaya koyan analar arasında Hüma Hatun da vardır.
Bir keresinde sorarlar Hüma Hatun’a “Fatih Sultan Mehmet’i nasıl yetiştirdiniz?” diye. Cevabı kısa olur: “Mehmet’i emzirmeye başlarken Yasin suresini okurdum... O, hep Yasin suresini okuyarak büyümüştür.” Hüma Hatun’un bu hassasiyeti, Fatih’in ruh yelkenlerini fetih rüzgarlarıyla doldururken, derinlemesine bir şuur oluşumuna da zemin hazırlar. Kur’an ahlakı ile bezenme ve bunu Mehmet’ine de aktarma gayreti, İstanbul’un Fatih’i ile şereflenmemize vesile olur.
Oğlunu manevi büyüklere emanet eder
Büyük Evliya Hacı Bayram Veli’nin Sultan II. Murat’a verdiği “Bu şehri sen de ben de göremeyeceğiz ama beşikteki şehzade ‘Fatih’ olacak ...” müjdesi Hüma Hatun’un gayretini bir kat daha arttırır. Henüz beşikte iken Fatih’in üstüne titrer, tahsil ve terbiyesini Muhammedi aşkla nakış nakış işler. Bu anlamda annesi, Fatih’in ilk fikir ve ilim terbiyecisi olur. Oğlunun eğitiminin en üstün şekilde olması için, devrin sadece en büyük alimlerini değil aynı zamanda ahlaken en sağlam, amelen en muttaki ve her bakımdan en kıymetli hocalarının da Şehzade Mehmet’inin yetiştirilmesinde rol almasını sağlar. Mehmet’ini, başta Akşemseddin olmak üzere Molla Gürani, Molla Fenari ve Şeyh Sinan gibi mümtaz alimlere emanet eder. Hocalarından, disiplinin elden bırakılmamasını, onu cesaretli ve fetih ruhuyla yetiştirmelerini ister.
“Hocaların vurduğu yerde gül biter”
Mehmet, çok hareketli ve ele avuca sığmayan bir çocuk olduğu için bir keresinde hocalarından Molla Gürani tarafından dövüleceği yolundaki şikayetini annesine söyler. Hüma Hatun onu korumak şöyle dursun, “Hocaların vurduğu yerde gül biter” deme basiretini göstererek, hocaların otoritesini kırmamaya dikkat eder. Geleceğin Fatihi’ni, kurduğu bu şefkat ve otorite dengeleriyle yetiştirir. Daha gencecik bir delikanlı iken evladına gözünden sakınırcasına davranmaz. Hz. Peygamber’in müjdesine vasıl olabilmesi adına onun türlü zahmetler çekmesine göz yumar. Böyle bir şuurla büyüyen Fatih, annesi ve hocaları sayesinde cengaver ruhunu Muhammedi nefesle bütünleştirebilmiştir.
Hatice Alime Hüma Hatun, konduğu yere zenginlik ve mutluluk getirdiğine inanılan efsanevi Hüma kuşu misali, Osmanlı’ya saadet getiren kutlu bir annedir. Henüz beşikteyken Yasin suresinin bereketiyle emzirdiği oğlunu, salihlerin duasıyla büyütür. İstanbul’u fethetmesi gayesiyle yetiştirdiği oğlunu son derece şuurlu bir eğitimden geçirir. Cihan sultanı olan Fatih’in son saltanatını göremeden, 1449 yılında ebedi istirahatgahında yerini almıştır. Necip Fazıl’ın dediği gibi annelerin Fatihler doğuracağı günleri bekleyerek…

HÜMA HATUNUN RUHUNA EL-FATİHA